• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://tr-tr.facebook.com/tibbibitkileridogrukullanmarehberi
  • https://twitter.com/bitkisandigi


YERİN KULAĞI, TOPRAĞIN RIZASI, KALPLERİN BİLDİĞİ VE DOĞANIN ŞİFASI

 YERİN KULAĞI, TOPRAĞIN RIZASI, KALPLERİN BİLDİĞİ VE DOĞANIN ŞİFASI

Tek bir atom bile yeryüzündeki tüm elementleri içerir. İnsan bir su damlasında sonsuz okyanusunun sırrını bulur. Senin tek bir görüntün, yaşamın tüm görüntülerini içinde taşır... Halil Cibran

Bu yazı Dünya Ortak Evimiz kitabımızda yayımlanmıştır.

BİTKİLERLE YOLCULUĞUM

1981 yılının bir bahar günü babacığımın ormancılık görevini yaptığı bir dağ köyünde, sırtı çam ormanlarına yaslı, önünde ulu meşe ağacı bulunan iki göz odalı masalsı bir yuvada, gözlerimi dünyaya açıvermişim. Yazgı bu ya, orada beş yaşıma kadar kalabildik. Babamın gölde boğularak vefatı sonucu oradan kendi köyümüze göç ettik. Babamın vefatını çocuk kalbimle anlayamamıştım. Kendi acısını çekemeyip yasını tutamayan annem, bizi “Babanız gül bahçesine gitti, dönecek.” sözüyle teskin ederdi. Babamın dönmeyeceğini anladığımda büyüdüğümü fark etmiştim. Babamı hiç tanımamış, baba duygusunu bilememiş bir çocuk olarak, taa o vakitlerde babamdan kalan tasavvuf ve şifalı bitkiler konulu kitapları, fotoğrafları karıştırırdım. Babamı kitaplara bıraktığı bir nottan, altını çizdiği bir yazıdan, bir sayfaya attığı imzadan hissetmeye çalışırken şifalı bitkilerle ilgili yazılanlar da oldukça hayretli geliyordu.  Hem rahmetli anneannem, hem annem, hem de teyzem, hayvanlarımızı ve bizi basit rahatsızlıklarımızda bitkilerle sağaltırdı. Şimdilerde bitkilere ilgimin ilk sebebi sorulduğunda bunları görebiliyorum.

Günler günleri kovaladı, köy okulunda ilkokulu tamamladıktan sonra, Sındırgı’ya, oradan da Balıkesir’e geçip yatılı olarak liseyi tamamladım. Ara tatillerimde köyüme döner hayvanlarımıza çobanlık yapardım. Bitkileri, karıncaları gözlemlemeyi o vakitler de çok sever, onlardan ilham alırdım. Üniversite zamanı geldiğinde, bilinçsizce tercih ettiğim Petrokimya bölümünü bir yıl okuduktan sonra bırakarak Selçuk Üniversitesi’nde Tıbbi ve Aromatik Bitkiler programını 2003 senesinde tamamladım. Mezun olduktan sonra Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi’nde itibaren çalışmaya başladım. Bahçe o vakitler proje aşamasında olduğu için, mezarlıklar, dere kenarları, kanal içleri, fidanlıklar, dağlarda bolca keşif gezisi yaparak bahçeye yeni türler kazandırdım. Anadolu’nun farklı bölgelerinde yaşayan şifacı teyzelerden halk ilaçları derlemelerimi de o vakitlerde yaptım ve Anadolu insanının bilgeliğinden oldukça etkilendim. Tıbbi Bitkileri Doğru Kullanma Rehberi kitabımın bir kısmında bu derlemelere yer verdim. Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi’nden sonra aktarda, eczanede ve bitki toptancısında çalışma tecrübelerim öğretici oldu. Sonrasında da Kütahya’da yer alan Hekim Sinan Tıbbi Bitkiler Bahçesi’nde proje aşamasından itibaren çalışmaya başladım. 2011 yılında ülkemizin doğal kozmetik konusundaki ilk girişimlerinden birisi olan Bitkisandığı markamızı kurarak tarlada yetiştirdiğimiz bitkilerden cilt bakım ürünleri üretimine başladım. 2016 yılından bu yana Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı BAÇEM’de idareci olarak görev yapmaktayım..

Hem bitki diliyle yazmayı hem de yazarak içimi dökmeyi sevdiğim için Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı programını tamamladım. Sonrasında tıbbi bitkilerle ilgili araştırmalarımı derinleştirmek için Medipol Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nde Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı’nda  Prof.Dr. Ayten Altıntaş hocamdan ders alarak lisansüstü programdan mezun oldum. Tez konum kadimden günümüze bitkilerin tıbbi kullanımlarının karşılaştırılmasıydı. 1. yüzyılda Anavarzalı Dioscorides Materia Medica’sında yazılanın günümüzde de benzer amaçlarla kullanıldığı bilgisine eriştim.

Kimileri kısa ömründe onlarcasına dokunacak, ilham olacak, eylemleri ile kelebek etkisi yaratıp bizleri dönüştürecek işler yapar, ardında güzel izler bırakır. Onlar önce kendini değil, adanmışlıkla ulvi görev bildiği meşgalesini merkeze alarak, "hep" i düşünür. Buradan bakınca sanki ilahi güç tarafından görevlendirilmiş gibidir.. Kendimi bu meyanda bu konuda görevli gibi hissediyor, yaptığımın dünyanın en önemli işi olduğunu düşünerek bitkilerle yolculuğumda bu adanmışlık içinde seyrediyorum.

Sanıyorum şimdiye kadar kah doğada, kah bir eğitim salonunda onlarca doğal kozmetik atölyesi, tıbbi bitkilerden ürün hazırlama atölyeleri düzenlendim... 2008 yılından bu yana bu eğitimlerime katılan pek çok insanla de tanış oldum. Bu etkileşim vesilesiyle kimileri kendi markalarını, kimileri çiftliklerini kurdu, kimileri de eğitmen olarak yolculuğuna devam etti. Derdim Anadolu'muzun bitkilerinin nitelikli, özenli üretimlerle temsil edilmesiydi.. Hayal ettiğimizin ötesinde çok güzel üretimler ortaya çıktı.

Bitkileri izleyerek, doğayı gözleyerek, rüzgarın şarkısını duyarak, o dağ senin bu dere benim demeden tefekkür ettiğim yaşam seyrimde, bitkilerin sesinden konuşmaya, onların yolundan gidip yaşamı ve kendimi anlamaya doğru evrilip durdu içimdeki devinen ruh. Doğayı mürşit bildim, kimileyin bir ağaçtan aldım nasihatımı, kimileyin bir karıncadan aldım umudumu… Dediklerini duymaya, duyduklarımı kalbimden damıtıp burada kelama dökmeye çalıştım.

DOĞADA DÜŞMANLIK YOKTUR

Efendim, modern zamanlarda bilim, canlıları alemlere ayırarak sınıflandırır, parçalara bölerek bir türe indirir. Alemlerden bir alem, o bir alemden de benzerlikleri azalta azalta bir türe gelerek bütünden bire gelir de unutur birden geldiğini. Bir alemden tüm alemlerin bilgisi, bir türden de tüm alemlerin bilgisi görülebilir der kalbiyle bilenler. Bunu duyanlar Şirazlı Sadi’nin dediği “Çoğu zaman kalbin önceden bildiğini, akıl sonradan tasdik eder.” sözünü kulağına küpe yaparmış. Yine Thich Nhat Hanh’ın “Her şey sonsuz bir dönüşüm içindedir ve hiçbir şey bağımsız bir öze sahip değildir.”sözü de doğaya kalp gözüyle bakanların pusulası olurmuş.

Şimdiki zamanı öncesiyle kopuk algıladığımızda, baktığımızın sadece görünenden ibaret olduğunu sandığımızda her şeyi bağlamından koparır, çözemediğimiz sorunların örüntüleri göremeyen bizim hissiz bakışımızdan hasıl olduğunu belki de duyarız en derinden… Canlar canlar içre halk edilmiş, ören örmüş, örüntüyle görünürmüş hikmet. Düşmanlık insanın içinde belki de. 

Kekik gibi, ekinezya gibi arıların pek sevdiği şifalıların üzerinde onlarca arı, kelebek, sinek gibi rengi de kendisi de güzel böcek, aşkla kanat çırpar.. Ebegümeci, ısırgan, tıbbi papatya, hardal, meryemanadikeni, kuşotu, sinirliot gibi bir arada yaşamayı seven iyi dostları da hep birbirine düşman gibi görürüz. Doğada yalnızlığı ile mesut olan bitkilerin dışında hemen her bitkinin iyi geçindiği dostları olur yakınında. Biri gölgesiyle serinlik verir, biri omuz vererek yükünü alır, biri kazık köküyle toprağını açar diğerinin. Bitkiler bizden farklı değil, iyi geçindiği ile yan yana durur. Birinin varlığı diğerinin habercisidir ipucu olarak, birini gördüğünüzde diğeri de yakınlarında görünüverir. Şimdilerde bitki kardeşliği, kardeş bitkiler gibi tanımlamalarla biliyor, anlamaya çalışıyoruz bu hususu. Arkadaş bitkilerin hali ideal birlikte yaşam tasavvurunun yaşayan hali gibidir, kimsede öne çıkma kaygısı yoktur. Bir bütünlük içinde, her biri vazifesini ifa eder. Çiçek kokusunu salarken, arı nektarı toplar, bir başka böcek kalanları sıyırır.. Her biri, bir diğerinin emeğine, ekmeğine göz dikmez, sabır ve kanaatle sırasını bekler. Makamların en yücesinin "rıza, şükür ve teslimiyet" makamı olduğunu bilerek olușa razı olur..

Kaz Dağlarında geçtiğimiz günlerde gördüğüm koyun koyuna büyümüş iki farklı tür ağaç şunları tefekkür ettirmişti. Biri çam, biri kestane ağacı.. Sırt sırta, yan yana, can cana.. Birlikte birlenmișler.. Sen çamsın dememiş kestane, sen de kestanesin dememiş çam. Gözlerini tohumdan açtıkları vakit derenin eteğinde bulmuşlar kendilerini. Suyun çağıltısı, ormanın üfül üfül esen ıslıksı sesi, ninnileri olmuş. Atalarının dökülüp çürüyen yaprakları hem yuvası hem yorganı hem de gıdaları olmuş. Günler günleri kovalamıș, Kaz Dağlarının öte yamacında, kimsecikler görmeden büyüyüp boylanmıșlar. Birlikte uzanmış ve selamlamıșlar yaşamın kaynağı güneşi. Sen az gördün dememiş, azın kadrini bilmişler. Haset nedir, bilmemișler. Gelen gölgelerinden istifade etmiş, biri sırtını yaslamıș, biri meyvesinden nasiplenmiș.

Benzer bir durumu örneklemek açısından ökseotu ile alakalı küçük bir anımı paylaşmak isterim. Önceden Kütahya Belediyesi’nin kurup şimdilerde Dumlupınar Üniversitesi himayesinde bulunan Hekim Sinan Tıbbi Bitkiler Araştırma Merkezinde "Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Yetiştiriciliği" kursu düzenledik. Kursumuz bölge halkına yönelikti. İŞKUR destekli olduğundan köyü ile bağını koparmayan insanların katıldığı bir kurstu. Kurs kapsamında etnobotanik bilginin ne denli değerli olduğunu derlemelerimden örneklerle açıklıyordum. Bu sırada kursiyerlerin de ilaveleri oluyor, uzun süredir kullanmadıkları kadim bilgilerinin kıymetini fark ediyorlardı. Konumuz bilimsel adı Viscum album olan ökseotuydu. Ökseotu ve işaretlerini konuşuyorduk. Alaşehir'in bir köyünden yıllar önce Kütahya'ya gelin gelerek yerleşen bir kursiyerimiz söz alarak "Bizim yöremizde bu bitki "dertli ve kanserli ağaçlarda" büyür ve bitkiye de "ağacın derdi" deriz," deyiverdi. Bu cümlesini öylesine sarf etmişti. Bu bilgi benim için çok önemli bir bilgiydi. Anadolu insanının kadim bir bilgi birikimine sahip olduğunu ve bu birikime de doğayı gözleyerek sahip olduğuna bir kez daha böylelikle şahit olmuştum.

Ökseotu, birçoğumuzun adını bilmediği ama farkında olduğu parazit bir bitkidir. Meyvesiz, sap ve yaprakları tedavide kullanılır. Bitki tohumlarını yiyen kuşların dışkılaması yoluyla çoğalır. Genellikle ağaç üzerindeki zayıf dallarda, ur benzeri dokular üzerinde yeşerip büyüdüğü görülür. Bitkinin bu özelliği ile kanser arasında bir bağlantı kurulmuş. Kanser tümörleri ile ağaç dokusundaki tümörler ve ağacın zayıf dalları ile zayıf düşen insan arasında bir benzetme yapılmış. Günümüzde kanser tedavisinde kullanılan bu bitkiden elde edilen bir ilaç bulunuyor.

Biz insanlara göre ökseotu bir parazittir ve ağaçtan besinini çalmaktadır. Aslında ağacın en zayıf dalına tutunan tohum, kambiyum dokuya ulaşır ve ağaçtan beslenerek gelişimine devam eder. Buradan anlamamız gereken şudur ki dertli ağacın derdi olduğunu sandığımız ökseotu, ağacın dermanıymış oysaki. Tohumu lektin içerdiği için ökseotunu dışkılayan kuşlar “bir dertli ağaca” şifa niyetine yaşam iksiri taşırlar adeta. Çocukluğumda köyümüzde hayvanlarımızı otlatır, onlara çobanlık yapar, rehberlik ederdim. O yaşlarda da hayretle bakardım ağaçların üzerindeki ökseotlarına. O vakitlerde de yaşlı olduğu gövdesinden belli ağaçların üzerinde halen ökseotu yaşamaya devam ediyor. Ağaçlar da daha yeşermiş, canlanmış olarak yaşam seyrine devam ediyor hatta. Hülasa ökseotu ağaçtan, ağaç ökseotundan nasiplenmektedir, diyebiliriz. Derdim bana derman imiş, der gibidir ökseotuna aşını ortak eden bütün ağaçlar.

Anadolu’da dere kenarlarında, çınar ağaçlarında çokça gördüğümüz bilimsel adı Hedera helix olan kaya sarmaşığı bitkisinde de benzer bir durum görürüz. İkisinin kökleri ayrıdır, ağaç gövdesini dayanak olarak sunar sarmaşığa. Yılların, yaşanmışlığın yaraladığı ağaçlara tutunduğunu görürsünüz sarmaşığın. Yarasını sarıp sarmaladığını gözlersiniz...

Yıllardır gözlemlediğim, üzerinde sarmaşıkların tutunduğu ve ökseotların yeşerdiği ağaçlar var. Görmedim ne sarmaşığın ne de ökseotunun bir ağacı kuruttuğunu…

Kıt aklımızla tezatlarda birliği değil, düşmanlığı algılıyoruz. Bu sebeple de hep mücadele edilecek bir düşman arıyoruz. Bitki koruma diyor örneğin ziraat bilimi, “yabancı otlarla”, “zararlılarla” mücadele diyor sonra. Sorunun kaynağının düşmanlık, ikilik yaratan bakış olduğunu düşünemiyoruz. Halbuki başa dönüp baksak, her şeyi bize göre şekillenmesini isteyen bizim üstenci bakışımızdan kaynaklı olduğunu görürüz sebebin. Doğada ahenk var, kaynağında da hep aşk var. Derler ki aşkla bakınca aşkın kaynağını görürsün.. Zihinlerimizi susturup hayret perdesi ile bakalım her ne görüyor, yaşıyorsak… Kimi bakar ahengi, kimi bakar cengi görürmüş.. Gördüğün sendedir, duyduğun sende...

RIZASIZ BAHÇENİN GÜLÜ DERİLMEZ

Derler ki sözü söylerken sakın, yerin de bir kulağının olduğunu bil, gülü dereceksen de rızasını al bahçenin... Sözün kadrini bilenler, yerin de incinecek bir kalbi olduğunu bilerek, özenle sakınarak söylermiş özlerinden damıttıkları sözü. Bin düşünüp bir söyler, cümle cânın rızasını gözeterek destursuz varmazlar imiş bahçeye, bağa, dağa…

Rıza ne mühim bir kelimedir ki anlamı pek derindir. Rıza, içinde saygı ve özen barındırır. Razı olmak, kalpten gelir, kalplerin de bir sahibi olduğunu bildirir. Ondan sebep kalplerimize iyi gelen duadır, “Allah razı olsun”… Neden yaratıcının razılığı önemlidir? Neden razı olmak ister yarattığından? Bir anlamda izin almaktır, yaradandan sebep seni görüyorum, duyuyorum; senin varlığını gözetiyorum, demektir. Rızayla çalınan kapıda huzur, özenle dinlenen kalpte de mutmainlik hâsıl olurmuş…

Kimi zaman kendimi kesilecek ağaçlardan birinin sesini duyarken, kimi zaman da hoyratça sürülüp geçilen tarlalardaki canların çığlıklarını duyarken buluyorum. Bir bahçemiz, tarlamız yahut arsamız olduğunda orayı bizden evvel yurt bilmiş, yuvası bellemiş, biz orada yok iken de var olan canların varlığını görmeyip kendi ihtiyacımızı merkeze koyduğumuzda yaptığımız her eylem yuvalar yıkan bir yıkım faaliyeti değil midir? Yuva yıkanın yuvasında huzur, aşında bereket olur mu? Bitkilerin de hissettiğini, bir hafızası olduğunu, acı çektiğini, birbirleri ile iletişim kurduklarını modern araştırmalarla biliyoruz artık. O halde ağaçları karşı koyamayacakları insan icadı yıkıcı araçlarla yerinden ettiğimizde de toprağın içindeki ve üstündekileri sürüp geçtiğimizde de yaşadıkları acının bilgisini ardından gelene aktardıklarını düşünemez miyiz? Yıkarak, yok ederek, sürgün ederek, istenmediğini hissettirerek yurtsuz bırakılan bir nebatın yerine inşa edilecek yuvada huzur, dikilecek bitkide mahsul yahut şifa olur mu diye sormamız gerekmez mi? Oysa bir ağaç bize şunu fısıldar çoğu vakit: Yaşadım, gördüm de çok çektim dünya çilesini... Fakat gördüm geçip gidenleri, bildim faniliğimi, acı söz söylemedim, kimsin demedim, gelenle paylaştım rızkımı, gideni hoşlukla uğurladım, der gibidir de.. Acıyı yaşayan, diğerine acıyı yaşatmamak için özenle salınır durur dünya seyrinde..

Ağaca zarar vermemek için, mekanı ağaca göre tasarlayan özeni, keseceği ağacın da bir incinecek canı olduğunu bilip dua ederek ağaçtan izin alıp af dileyen Tahtacı Türkmenlerinin saygısını hatırlamak iyi gelir hepimize.. Tahtacı Türkmenlerinin Ağaç Kesme Gülbengini yeri gelmişken paylaşalım..

"Ormanın süsüydün,
Ağacın hasıydın,
Adem'in beşiğinde,
Kapının eşiğinde sen varsın,
Geçimim senden,
Affını diliyorum
Ormanın tüm nimetlerine aşk ola..."

Eski çiftçiler bahçelere girdiğinde, eski şifacılar da şifa çiçeklerini devşirmek için doğaya çıktıklarında bitkilerden rıza isterler; toprağa ve üstünde bitene saygı gereği onların alanında olduklarının idrakiyle huşulu bir kalple izin isterlemiş. Yerin, suyun, ağacın, göğün de koruyucu ruhları / iyeleri olduğunu bilenler, topraktan aldıklarının yerine ellerindeki en kıymetliyi hediye olarak sunarmış. Hediye kimi zaman ekmek kırıntısı, kimi zaman buğday demeti, kimi zaman da tütün olurmuş. Böylece alma verme dengesi gözetildiğinde, her canın titreşmekte olduğunu hissederek seslerin dahil hiçbir şeyin kaybolmadığını ve yaratımın sürekli devrin daimliği nispetinde seyrettiğini kavradığımızda ve dahi doğadan bitkiyi incelikle topladığımızda, tüm bu teslimiyetin kendisi şifalandırıcıdır belki de…

Toprak bir gizli hazine. Bir büyük evren. Sırrının içinde sırlar gizleyen, baktıkça derinleşen bir ilham kaynağı. "Arazi" değildir, "toprak parçası" değil. Yuvadır, aştır, ilaçtır.. Biz yokken de hep var olandır. Hamurumuz toprak, mayamız topraktır.. Cümle canı saklar koynunda. Canları alır koynuna başka canlara dönüştürür. Bakmışsın ölmüş, papatya çiçeği oluvermişsin… 

Toprak analizi deriz önce. Ekip biçmeden buradan başlayın diye salık veririz.. Gerçekten toprağı analiz etmiyoruzdur oysa. Kendimizi ve amacımızı merkeze alarak, sadece görülebilen, büyük küçük maddeciklere odaklanırız. O toprak parçası üzerinde yetişecek bitkiler için şundan bu kadar, bundan şu kadar der görülebilen analiz sonucu. Orada yaşayan ve mekanın sahibi diğerlerini hesaba katmayız. Bitkiler, börtü böcek ve onlarca mikroorganizma ve daha nicelerini yok sayarız.. Kadim öğretilerin aktardığı toprak iyelerini, toprak evreninin canlılığını sağlayan yerin kulağını, ruhunu düşünmeyiz. 

Gerçekte toprak analizi toprağın üstündeki ve içindeki canlılığın bütünlüğüne saygı duyarak, dağdan gelip bağdakini kovmadan birlik ve ahenge saygılı bir kavrayışla mümkündür, kim bilir?

Bir yeri alıp toprağa çok fazla müdahale etmediğinizde, birkaç yıl bütün mevsim döngülerinde seyrettiğinizde nasıl da kendi içinde tüm gelip geçenlerin zamanını bildiğini gözlemliyorsunuz.. Böyle bir duruma Kaz Dağlarındaki küçük bahçem, adına Eski Toprak dediğim inziva alanımda şahit olmuştum. Aslına bakarsanız bir ölmezçiçek dikmiştim. Sanki sıraya ekilmiş gibi etrafında çıkan papatyalar hayretime hayret kattı.. Ölmezçiçekler de papatyanın gölgesinde serin serin yaşıyordu.. Papatyaları ekmemiștik halbuki. Eski Toprak'ta kendi içindeki bütünlüğe, geleneğe saygı duyarak mümkün olduğunca toprağa az müdahale ediyoruz.. Yapısını da olduğu gibi koruyarak devam ediyoruz. Böyle olunca bitkiler sırasıyla geliyor geçiyor, börtü böcek geliyor kış vakti uykusuna çekiliyor. Mücadele yok, mübadele var.. Belki de toprağın kendisinin de canı olduğunu unutmadan, incelik ve özenle baktığımızda idrak perdeleri de bir bir açılıyordur.. 

Yaşam, canların hakları gözettiğimizde kutsal belki de.. İçimizdeki boşluğu yuvalar yıkarak dolduramayız. Gözeterek, özenerek ve çokça şartsız sevgiyle onarabiliriz. Yerin kulağını bilen atanın söylediklerine kulak verdiğimizde iyileşeceğizdir, kim bilir.

Baştaki sözü hatırlarsak, hiçbir şey bağımsız bir öze sahip değil. Her şey bir diğerini etkiler.. Yaptığımız her eylem bu minvalde özenli olmalıdır.. 

İnsan hoyrat, acımasız ve de doyumsuz. Gözünü hırs bürümeyegörsün, her şeyi acımadan söker, yerinden yurdundan eder ve her şeyin kökünü kurutur. Bilmez ki gerçekte şifa ne canı, ne cananı incitmeden, kanaatle, ihtiyacın kadarını toplamaktadır.. Ve bilelim, tüm canlar hücre taşır, ne yaşamışlarsa taşır, aktarır.. Gerçek șifa bu latiflik, esneklik ve nezakette.. Biraz kalp gözü,  çokça tefekkürle izan…

 

MEVSİM DÖNGÜLERİ NEDEN VAR?

Saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar diyerek tanımlıyoruz zamanı şimdilerde. Fıtrattan, bizim dışımızdaki aslolan her şeyden kopuk, bağlamını yitirmiş zihnimizin dışavurumu adeta bu tanımlama.. Oysa deli bir fırtınayla, kasıp kavuran kasırgayla, bir hasadın sonuyla, çetin geçen kışla tanımlardı beni âdem mevsimleri, o doğasıyla bütün yaşanan zamanlarda. Yaprağını geç döken ağaca, dalını kıracak kadar bereketli meyveye, yuvasına kendi gıda atıklarından kalın duvarlar yapan karıncaya bakarak çetin kıșı anlayıp hazırlığını bu ilhamlarla yapan atanın doğayla abartısız uyumu, belki şimdilerde ihtiyacımız olandır.

Bizim dışımızda tüm canlılar, gelene rıza ile uyumlanarak zamanı bekler. Adına ister teslimiyet diyelim, ister uyum... Açık kalple bakıldığında bu halleri ile ilham olur da duyanı az olur. Mevsimlere göre neden günler uzar, kısalır; neden hava soğur, ısınır?

Sonbahar canlıların yavaşladıkları bir zaman; kış kendine, içine dönüş; bahar yenilenme; yaz uzun günleriyle hareket edip işe, aşa sarılma zamanı… Tüm canlılar mevsim döngülerine uyumlanırken insan fıtratından gelen iç sesini duyamaz. Tüm mevsimleri hep yaz gibi yaşamaya meyleden sistemi, kendi başına kendisi dert eder. Kim bilir bunca mutsuzluğu, huzursuzluğu bundandır insanın. Durup kendimize dönme olanağını vermediğimizde senelere yayılıyor yorgunluk hali. Bu yönüyle belki de depresyon bir haldir, bir etiket değil.

Her şey birdir, birliğin hikmetini, bir, kendince ifade eder, bir diğerine. Kimi hal diliyle, kimi zahirde ayan olan dille konuşur. Bazısı rengi, bazısı kokusu, bazısı "olduğu" zamanla açar sırrını.. Zira sebepler aleminde her oluş yerli yerinde ve tam vaktinde zuhur eder derler, görünenin perde ardındakini hissedenler..

Vakta ki, sebeplerin hepsi halk olur, dile gelir dilinden anlayana.. Bizim en ihtiyacımız olan bitkiler tam da en ihtiyaç duyduğumuz zamanda olgunlaşır.. Maviye, ala, mora boyalı olarak arz eder endamını.. Sırasıyla kuşburnu, alıç, çakaleriği, ahududu, kızılcık, kara mürver... Günümüzün maddesel algısıyla bakarsak, kızılcık, kuşburnu c vitamini kaynağıdır, alıç  kalp dostudur, kara mürver bağışıklık sistemini güçlendirir, çakaleriği ve mürver antosiyanince zengindir.. Tam da mevsimsel geçiş döneminde, kışa girmek üzereyken, ihtiyacımız olanı içerip sunarlar etrafındaki canlarla... Her dönemin marazı için o mevsim kendini ifade eden bitki devadır belki de, kim bilir.. Buradan bakınca, insanı merkeze almış bir yorum gibi gelirse, baştaki birlik idrakini hatırlamalı..

Doğasına uygun olmayan bir yaşam seyrini her mevsim aynı ritimde sürdürme çabası ne büyük bir çelişkidir. Oysa ağaç yaprağını dökerek üstündeki yükü atar, karınca yuvasına çekilir, yılan kış uykusuna yatar. Ezcümle derdin kabuk olup kabuğun sürekli cilalanıp durduğu şu zamanlarda, kalbin söylediklerini daha çok duymaya, mevsimlerin hallerine uyumlanmaya derinden ihtiyacımız var sanıyorum.

NADASA BIRAKMAK

Her şey devinip durur, durur devinirmiș. Ve her şey tam vaktinde aslına karıșıverirmiș.. Beklemesini, oluşa bırakmasını, gelene şükürle rıza göstermesini bilene mucizelerini sunarmıș yaşam.. O vakit görürmüș, duyarmıș da gönül, kararıp pas tutmaktan beri olurmuş.

Saatin akrebi yelkovanı kovalar, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalar dururmuş. Su damlası denize, deniz yağmura hasret. Tohum çiçeğe, ağaç meyveye... Bir ağaç döker yaprağını salarak köklerini derinlere huşu ile durur bir vakit, bir böcek, bir kurbağa cümle hașerat çeker sinesine senenin yükünü dalar derin uykusuna... Toprak bağrındaki her canı taşır, kabul eder, dönüştürür. Ölmeden ölenlere de, vakti gelip solanlara da barınak olur.. Nadasa bırakırsın toprağı, dinlenir, yenilenir, onlarcası filiz sürer koynunda.. Kimi yeniden kimi uyanır, kimi ölür ve gübre olur başka cana.. Devran sürer böylece. A benim mirim! Her şey vaktini gözler, unutma.

Yenilenmek, tazelenmek için ara vermen gerekir. Durarak, uzaklaşıp yakınlașarak kendine, tözüne özünden bakmayı bil. Bir ağaç gibi ol. Yükünü, yüklendiklerini bırak. Hașerat ol, çekil sinene, kapat duyargalarını, kendinle kal, durul… 

Nadası düşün, istemeyi bırak, razı ol, yola çık, seyre dal... Kalbinin çocuk yanını koru, en yüce kalbe sığın, doğruluktan sapma, niyetini pak tut, duanın böylece kabul olunacağını unutma.

A benim canım, a cancağızım, bu da geçer ya hu ile kendini nadasa bırak, üzerinde neler ölüp bittiğini gör de anla.

Ezcümle akıp giden zaman der, yanılırsın. Sonsuzluktan bir başka sonsuzluğa seyretmededir oysa zaman. Bir başı bir sonu yoktur, kim bilir… Zamanın içinde gelip geçenlerden, izi silineceklerden birisin, bil. Çocuk saflığında ve ciddiyetinde kavra yaşamı, oyun yeri bu dünya; çocukça oyna, kayıt tutup kederini besleme.

Dur, bak, gör, duy! Akıp giden oluşa şahit ol. Önce seyret, sonra gelecek hayret, sabret.. 

Nazım Tanrıkulu

 ** Resim, Edremit'li Ressam Latife Akın'a aittir. 

 

 

 

 

  
192 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam5
Toplam Ziyaret638560